Mülâkat: Aisha H. L. Al Adawiya

Aisha H. L. Al Adawiya
ABD, New York Merkezli “Women in Islam” adlı Sivil Toplum Örgütü’nün Kurucusu ve Başkanı, Kadın Aktivist

Aisha al-Adawiya , insan hakları ve sosyal adalet üzerine çalışan bir Müslüman kadınlar kuruluşu olan Women in Islam’ın kurucu başkanıdır. Al-Adawiya, İslam, cinsiyet adaleti, çatışma çözümü, kültürler arası uzlaşma ve barış inşası üzerine konferanslar, sempozyumlar ve benzeri forumlar organize etmekte ve bu tür organizasyonlara katılmaktadır. Ayrıca, Birleşmiş Milletler forumlarında Müslüman kadınların sivil toplum kuruluşlarını temsil etmektedir. Al-Adawiya, Schomburg Siyahi Kültür Araştırma Merkezi’nin Siyahi Dini Mirasın Korunması Projesi’nin organizasyonunda yer almaktadır. Ayrıca çeşitli dinler arası organizasyonlarda ve “Müslüman Amerikalı” deneyimi üzerine belgesel projelerinde de danışmanlık yapmaktadır.

Öncelikle, New York’ta yaşıyorsunuz ama size kökeniniz hakkında soru sorarak başlamak istiyorum. Bize hikâyenizi anlatabilir misiniz?

Benim hikâyem şöyle: Ben bir halkın, Afrika’dan kaçırılarak Amerika’ya getirilen ve köleleştirilen Afrika halkının torunlarındanım. Dolayısıyla, kökenlerim bu insanlara dayanıyor ve yüzyıllardır buradayız. Ancak, Afrikalı atalarımın nereden geldiklerini bilmiyorum. Birçok kişi soy araştırmalarını yapmak üzere DNA testleri yapıyor ve soyağaçlarını çıkarıyor. Ancak aile izinizi sürmenin bir zorluğu var; şöyle ki buraya getirildiğimizde insanlardan adları alındı; tarihleri, dinleri, her şeyleri silindi. Bizleri köleleştirmiş olan insanların adlarını taşıyoruz. Bu yüzden, örneğin, ben ismimi değiştirdim. Bizi köleleştirmiş olan insanların ismini taşımak istemedim ve Müslüman olduktan sonra kim olduğumu daha iyi yansıtacak şekilde adımı değiştirdim.

Nasıl Müslüman oldunuz? Bize bu hikâyenizden bahseder misiniz? Malcolm X ile tanıştınız…

Güneyde, bir Hristiyan ailede büyüdüm ve kendi kasabamda liseyi bitirdikten sonra İslam’ı benimsedim. Daha sonra üniversitede okumak üzere New York’a geldim, bu 1960’ların başlarındaydı. Bu dönem ülkenin çok temel değişimlerden geçtiği bir dönemdi. Buna öncülük edenler, statükodan bıkmış olan genç insanlardı ve bu gençler kendi değerlerini daha fazla yansıtan, daha evrensel, daha insan odaklı, daha adil ve halk için olan değişimlerin gerçekleştiğini görmek istiyorlardı. Dolayısıyla, kasabamdan ayrılarak geldiğimde burada bulduğum ortam böyleydi. Ülkenin vatandaşları olan Afro-Amerikalıların karşı karşıya oldukları adaletsizlikle ilgili pek çok toplumsal eleştiri vardı. Bu eleştiriler kendi vatandaşlarına kötü muamele eden hükümete yönelikti ve Malcolm X bu eleştirinin önemli bir sözcüsüydü. Ben Malcolm X ile ve kendisinin bu ülkede Afro-Amerikalılara, bu ülkenin vatandaşlarına karşı var olan adaletsizliğe karşı sakin ve samimi eleştirel tavrıyla böyle tanıştım. Bir Hıristiyan olarak yetiştirilmiş olmama karşın manevi bir arayış içine girdim; benim için daha doyurucu bir şeyin arayışına. Bundan yıllar sonra aslında, İslam beni buldu. İslam’ı sevdim ve 1970’lerde, Malcolm X öldürüldükten sonra, İslam’ı resmi olarak kabul ettim. Bu benim için mükemmel bir yolculuk oldu.

İslam’ın sizin için anlamı nedir ve İslam’ı nasıl benimsediniz?

İslam benim için oldukça düzenli bir yaşam şekli. Kulağa klişe gibi gelebilir ama aslında 1960’ların başı gibi çok çalkantılı bir dönemde İslam’ı benimsememdeki sebeplerden biri, sadece Pazarları yaptığım bir şey değil, her gün hayatıma rehberlik edecek bir şeye ihtiyacım olmasıydı. Bu sebeple, İslam bana hitap eden bir dindi ve çeşitli dinleri de araştırdım. İslam, etik bir insan, ahlaklı bir insan ve güçlü bir Müslüman kadın olarak büyümem ve gelişmem için gerekli parametreleri bana sağlayan din oldu. Bana özellikle İslam’da kadınların statüsü cazip gelmişti. Yaygın yanlış inanışların aksine, Müslüman kadınların statüsü ve kim oldukları, İslam’ın kadınlara nasıl muamele ettiği, tüm bunlar benim için güçlü bir mesajdı.

Sizi bir kadın aktivist olmaya iten faktörler nelerdi?

Ayrımcılığın hâkim olduğu, büyük ölçüde bilgisiz ve baskıcı bir yapıya sahip güney yakasında büyümüş olmam; bence beni adaletsizliğe karşı gelmeye iten şey buydu ve daha sonra da bu aktivizme dönüştü. Zaten o günkü bilincimle de adil olmayan bir şeyler olduğundan emindim ve bir şekilde bu adaletsizliklere tepki vermek istiyordum, dolayısıyla bu erken yaşlarda oldu diyebilirim.

Bir sivil toplum kuruluşu olan Women in Islam’ı nasıl kurdunuz, New York’ta özellikle kadın hakları konusunda neler yapıyorsunuz?

Women in Islam organizasyonunu 1990’ların başlarında Boston’da yaşanan tecavüz vahşetlerine tepki olarak kurdum. O dönemde bu konuda Müslüman kadınların yükselen sesi olarak sadece biz vardık. Aslında İslam’ın Müslüman kadınlara nasıl baktığı ile ilgili yaygın yanlış kanılar söz konusuydu. Bu organizasyonu buna yanıt olarak, Müslüman kadınları bilgilendirmek üzere ve ayrıca bu konuda görünür olmak ve haklarımızı savunmak için kurduk. Örneğin, tecavüzün aslında bir nevi siyahlar için ödenmesi gereken bir bedel olduğu yönünde hikâyeler ortalıkta dolanıyordu. Ve zaten korkunç bir şey olan tecavüz Müslüman kadınlar için daha da korkunçtu. Bakire olmadıklarında biliyorsunuz bir şekilde toplumları tarafından dışlanabiliyorlar. Dolayısıyla bizim bunun İslami bir bakış açısı olmadığını söylememiz gerekiyordu.

Peki siz bir aktivist olarak neleri savunuyorsunuz?

Bence hak savunuculuğu, bizim pratikte nasıl davrandığımızın ve değişimlerin nasıl yapılması gerektiğinin hikâyesini anlatmalıdır. Birkaç yıl önce küçük bir kitapçık hazırladık İslami Mirasımız Üzerine Düşünmek isimli çok mütevazı bir kitapçık. Bu kitapçık kadınların camilere ve diğer kurumlara erişebilmesinden ve bunun dinen bir sakıncası olmadığından bahsediyordu. Kendi deneyimlerimizden ve aldığımız raporlardan biliyoruz ki çoğu kez kadınların camilere girmelerine izin verilmiyor; kadınların camilere girmelerini cami görevlileri engelliyor. Peygamber camileri kadınlara açarken, kadınların önüne hiçbir bariyer veya duvar bulunmazken, bu İslam’a uygun mu? Dolayısıyla, sünneti benimseyeceksek, örneğin sakal bırakmakta olduğu gibi, bu da bir başka sünnettir. O zaman o bariyerleri indirin ve kadınlara camiye girme hakkı ve sorumluluğu, çocuklarının eğitimi ve sosyalleştirilmesi hakkı ve sorumluluğunu verin. Bir başka nokta ise kadınların anlamlı bir katılımının olması gerektiği; sadece içeriye girmelerine ve dua etmelerine izin verilmesi değil, caminin idaresine de dâhil olmalılar. Bu ülkede kooperatifler, kar amacı gütmeyen organizasyonlar var; bunların yönetim kurulları var. Dolayısıyla, burada bu çerçevede çalışmak zorundayız. Kadınlar da kurullara katılmalı, cami çevresinde kararların alınmasına onlar da dahil olmalı. Kadınlar ve aileleri için anlamlı programlar yapılmalı. Bu bizim üzerinde yıllardır çalıştığımız bir proje ve yavaş yavaş bazı değişimlerin yaşandığını görmeye başlıyoruz.

Bunlar nasıl değişimler?

Camilerdeki bölmelerin kaldırılmasını istiyoruz. Biliyorsunuz, kadınların duvarın/perdenin arkasında oturmaları gerekiyor. Onların da imamı görebilmelerini, konuşabilmelerini, herkes gibi sorularını yöneltebilmelerini, yorumlarını yapabilmelerini istiyoruz. Dolayısıyla bir kadın orada olmaktan gurur duyacak ve bizler de onun katkısından faydalanacağız. Bu olmadığında toplumun kadınlardan oluşan hayati bir kısmını, esasen yarısını kaybetmiş oluyoruz. Onların katkısını da kaybetmiş oluyoruz. Bu ülkede (ABD) eğilim yoklamaları ve anketler kadınların camilere gitmeyi bıraktıklarını gösteriyor. Bu şekilde muamele görmeyi artık reddetmiş durumdalar. Biliyorsunuz, bu kadınların birçoğu meslek sahibi, Müslüman toplumlun dışındaki diğer organizasyonlarda yetki sahibiler. Ama camiye geldiklerinde ikinci sınıf vatandaş konumuna düşüyorlar. Bu yüzden de buna razı olmuyorlar ve bu konuda da haklılar. Bu şekilde çocuklarınıza nasıl bir miras bıraktığınızın farkında mısınız? Kadınlar camiye giremez ve çocukları camiye giremez diyorsunuz. Bu şekilde yeni nesilleri de kaybediyorsunuz. İşte bu yüzden sünnete dönmelisiniz ve camilerin kapılarını açmalısınız. Şimdiye kadar, İslami mirasımızın bize iade edilmesini istediğimize dair çok şey söyledik. Başta, bu söylediklerimizin bir domino etkisi yaratacağını veya sadece feminist sebepler ve sorunlar gibi algılanacağını düşünmüştük, ama biz hepsine hayır diyoruz ve kendi mirasımızı geri istiyoruz. Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) örneği böyleydi ve bizler bunu geri istiyoruz.

Özel yaşam ve iş dengesi konusuna gelmek istiyorum. Bir anne olmak, bir iş kadını olmak, bir eş olmak ve tüm bu rollerin birbirleri ile çatışması… Bu cinsiyet rolleri ile ilgili olarak ne düşünüyorsunuz?

Biliyorsunuz, bu ülkede (ABD) evlilik kurumu gerçekten büyük zarar gördü. İnsanlar evlenmemeyi, ama birlikte yaşamayı tercih ediyorlar, evlenmek zahmetine girmiyorlar. Bir de sadece anne, baba ve çocuktan oluşan çekirdek aile var. Geniş aileler artık yok ve güneyde ciddi bir kırılma var. Geniş aile olarak kalan özellikle Arap ve Müslümanlar hala var ve bu ailelerde sadece eşler ve çocuklar yok, ama Müslümanlar da geniş aile kültürünün yok olmasından etkileniyorlar ve bunun acısını çekiyorlar. Müslüman halklar arasında savaşlar da çok arttı. Ve ayrıca Müslüman kadınlar evleri dışında da roller üstleniyorlar. Ama biliyorsunuz bizler evde kalmayı ve çocuklarını büyütmeyi seçen kadınlara değer veriyoruz, çünkü bu çok önemli bir rol. Buna değer verilmiyor, ama aslında en fazla değer buna verilmeli, çünkü bu ailenizin bütünlüğünü ve iyiliğini güvenceye alıyor. Dışarıda 9-5 bir ofiste çalışmazsanız, üretken olarak görülmüyorsunuz. Bu yüzden, birçok kadın evde kalarak çocuk yetiştirme rolünü istemediklerine karar verdiler; bu nedenle çocuk bakım sektörü burada çok erken yaşta başlıyor. Bu ülkede (ABD) kadınlar altı aylıkken bebeklerini kreşlere bırakıyorlar. Altı aylık, hatta üç aylık bir bebek nasıl kreşe bırakılabilir? Şuanda yaşanan durum bu. Bunun sonucunda da çocuklar, evde vakit geçiremeyen anne ve babaların yerine profesyonel kreşlerde yetişiyor. Öyle olağanüstü olaylar yaşanıyor ki, yaşanan vahşet olaylarından dolayı anne babalar evlere kameralar yerleştirmeye başladılar, çünkü bakıcının çocuğa zarar verebileceğinden korkuyorlar. Bu tam bir kâbus. Bu durumda aile üzerindeki ve özellikle de kadın üzerindeki baskı çok fazla. Mesleki hayatım ile ev hayatımı nasıl dengeleyeceğim; bu kolay bir soru değil. Bence kadınlar ve seçtikleri eşleri meselelere aynı gözle bakan insanlar olmalılar. Eş seçilirken kadın açıkça, “benim mesleki bir hayatım olacak” demeli ve erkek de buna sadece izin vermekle kalmayıp bunu destekleyici rol üstlenmeli. Kadınlar büyük bir stres altında. Bu ülkede kadınların hala İslam’ı seçiyor ve seviyor olmaları çok ilginç aslında, biliyor musunuz? Bu kadınların büyük çoğunluğu İslam’ı seçme sebeplerinin aile yapısı olduğunu söylüyorlar. Benim de İslam’ı seçme sebebim kadınların statüsüdür. Okudum ve bu fikir bana o kadar çekici geldi ki, bunun bir parçası olmak istedim. Aynı şekilde diğer kadınlar da İslam’ı ve aile öğretilerini okuduklarında heyecanlandılar ve İslam’ı seçtiler. Bir başka olay ise şu: Bazen masum kadınların yolları ahlaklı olmayan Müslüman erkeklerle kesişiyor. Ancak, kendine bir eş bulmanın yolları vardır, bunun nasıl olması gerektiği bize vahiy yoluyla bildirilmiştir. Kimsin, aile geçmişin ne ve o kadına bakabilecek misin? Ve daha sonra eğer uygunluk varsa, bir evlilik sözleşmesi yapılır.

Bu konuda acı çeken kadınlar vardı ve bizler Müslüman kadınlarla onların hikâyeleri üzerine bir atölye çalışması yaptık. Kadınların kendi deneyimleri üzerine konuşmaları için güvenli bir alan sağlamak amacıyla inisiyatif aldık. Odak noktalarımız camilere erişim, İslamafobi ve Müslüman kadınların liderliği konuları ile Müslüman kadınlar olarak içselleştirdiğimiz acıları telaffuz etmek, dillendirmeye başlayabilmek için kadınlara bir platform ve imkânlar sunmaktı. Çoğu durumda acımızı içimizde tutarız. Ama bizler acımızı kazıyıp gün yüzüne çıkaralım diyoruz, ruhumuzu harekete geçiren şeyler hakkında konuşalım, bir camiye girdiğimizde sizi bir perdenin arkasına sakladıklarında ve görünmez olduğunuzda bunun nasıl örseleyici bir duygu olduğunu anlatalım diyoruz. Bunlardan bahsedelim ki, müttefikler bulabilelim diyoruz; erkekleri de dahil ediyoruz, çünkü onların da bizim tarafımızda olmalarına ihtiyacımız var.

Biliyorsunuz, bu yıl ki BM Kadının Statüsü Komisyonu (Commission on the Status of Women – CSW) 60. toplantısında kadına şiddet üzerine pek çok oturum vardı ve bazıları da ev içi şiddetle ilgili idi. Ev içi şiddetle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Bu tümüyle yasaklanmıştır. İşte bu nedenle, tekrar iyi eğitim ve iyi bilgilendirme konusuna dönüyoruz. Harvard ya da Yale’den diploma almak anlamında değil. Ama ayakların kendi geleneklerine basıyor olmalı. Biz örnek olarak biliyoruz ki, Peygamber hiç kimseye, hiçbir zaman vurmamıştır. Dolayısıyla modelimiz budur, başka bir şey değil. Kuran’da ‘kadınlara vurabilirsiniz’ olarak yorumlanan bir ayet var, ama âlimler bunun sebebinin dildeki imalar olduğunu söylüyorlar, Arap dilinin bir özelliği. Dolayısıyla o bağlamda ne demek istendi? Bunun aslında hiçbir şekilde bir kadına vurun anlamına gelmediğini söylüyorlar. Adalet ilkelerine bakın. Hizmetçilerine kötü söz ve davranışta bulunuyor mu? Hayır! Dolayısıyla örneğimiz kimdir? Örneğimiz, hiçbir zaman hiç kimseye vurmayan Hz. Muhammed’in kendisidir. Bizler onun hayvanlara nasıl davrandığını konuşuyoruz, düşünebiliyor musunuz? Kadınlara kötü muameleye izin vermesi düşünülebilir mi? Cahiliye dönemine ilişkin yaptıklarına bir bakın. Bizim için devrim niteliğinde.

Size kadınların özgürlüğünü, bedenin özgürlüğünü, vb. nasıl kavradığınızı sormak istiyorum; bu konulardaki perspektifiniz nedir?

Ben kadınların özgürleşmesine inanıyorum. Yani bir Müslüman kadın olarak bunun için çalışıyorum ve İslam’ın bu özgürlüğü sağladığı konusunda çok netim. Beni bu paradigmanın dışına çıkaran herhangi bir şeyi reddediyorum. Örneğin, inançlı erkeklerin ve inançlı kadınların yaptıkları aynı iş için aynı ödülü alacaklarını söyleyen ayet benim için özgürlüktür. Kadınların kendi zenginliklerine sahip olması, kendi bedenlerine sahip olmasından bahsettiğimizde kadınlar, kendi çocuklarına dahi bakmak zorunda değiller. Bu tümüyle size kalmıştır, bu özgürleşmedir. Ya da Hz. Hatice gibi gidip senden 15 yaş küçük bir erkeğe onu beğendiğini söylüyorsun ve evlenme teklif ediyorsun. Esasen ben batılı feminizminin terminolojisini dahi sevmiyorum ve kullanmıyorum.

Bu terminolojide İslamcı feminizmden de bahsediliyor, biliyorsunuz. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 

İslamcı ne demek bunu sorguluyorum. Kendi kendini tekrar eden haber dili gibi. İslamcı, cihatçı…vb. Bu nasıl bir dildir? Müslüman kadınlar kendilerini feminist olarak tanımlamayı seçerlerse bu onların paradigması olur. Ben sadece buna itiraz ediyorum, etiketleri sevmiyorum. Ben bir Müslümanım ve benim taşıyacağım etiket bu olacak. Örneğin, cihat güzel bir kavram ve kendi varoluşunuzdaki kirli yanları temizlemek anlamına geliyor. Dolayısıyla, tekrar bilgiyle donatılmamız ve cesaretle konuşmamız gerekiyor. Sadece birileri size bir isim verdi diye bu etiketleri kabul etmeniz gerekmiyor. Benim perspektifim bu diyebilirsiniz ve böylelikle eşit olursunuz. Ama insanların size etiketler yapıştırabilecek bir paradigmaya sahip olmaları ve sizin de bunu kabul etmek zorunda olduğunuzu düşünmeleri, işte buna hayır! İnsan kavramı da çok güzel bir etiket, insan etiketi sizi çok güçlü kılar, ancak elbette bir canavara dönüşebilen canlı da yine insan…

Mülâkatı Yapan: Rabia Öter Candan